Bugun...


Devlet ve Beka Sorunu
Devleti inşa eden insandır. Bu yüzden kusursuz bir toplumsal düzen mümkün gözükmüyor. Kuşkusuz bunun kökeninde de insan ontolojisi yatıyor. İnsanın ontolojik olarak bir yönüyle zalim, kan dökücü ve kıyıcı bir özelliği var. Platon ve Aristoteles gibi filozofların insan ile devlet arasında bağlantı kurmalarının nedeni, insanın özellikleri ile devlet arasındaki ortak özelliklerdir.

facebook-paylas
Tarih: 24-03-2019 03:39
Devlet ve Beka Sorunu
+ -

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz, son zamanlarda politik sahnede yoğun sarfedilen ''beka sorunu'' tartışmasını analiz etti. 

İşte o analiz: 

Devlet ve Beka Sorunu: 

Kuşkusuz insanlık tarihinin en büyük ve en önemli organizasyonu olan devlet için güvenlik en önemli parametredir. Belki de devlet kavramının oluşumu da büyük ölçüde güvenlik ihtiyacına dayanır. Yunan düşünürü Aristoteles, insanı toplumsal bir varlık olarak değerlendirdiği için devleti de bu temel üzerine inşa eder. İnsan ancak devlet düzeni içinde ihtiyaçlarını gerçekleştirebilir. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, mutluluğa ulaşabilmesi devlet ve toplum yaşantısı içinde mümkündür.

Devleti inşa eden insandır. Bu yüzden kusursuz bir toplumsal düzen mümkün gözükmüyor. Kuşkusuz bunun kökeninde de insan ontolojisi yatıyor. İnsanın ontolojik olarak bir yönüyle zalim, kan dökücü ve kıyıcı bir özelliği var. Platon ve Aristoteles gibi filozofların insan ile devlet arasında bağlantı kurmalarının nedeni, insanın özellikleri ile devlet arasındaki ortak özelliklerdir. 

Nitekim Platon, sağlıklı bir devleti sağlıklı vücuda benzetir. Sağlıklı olmanın en önemli koşulu da kuşkusuz bedeni korumaktır. Öyle görülüyor ki, insanın olduğu her yerde bu organizasyon gerekli ve bir anlamda kaçınılmazdır.
Zaten felsefi olarak nihilist, anarşist akımlar dışındaki düşünceler devleti zorunlu görür.

İslam dünyasında ise devletin olmayabileceğini savunan bazı Harici gruplardır. Bunun dışındaki çeşitli felsefi ve dini akımlar devleti toplumsal hayatın devamı için gerekli görür. Büyük İslam düşünürü İbn Haldun’a göre, toplum, insanların birbirine ihtiyaç duymasından doğmuştur. Devlet de insanları diğer insanların zulmünden korumak için ortaya çıkan zorunlu bir kurumdur.

Kuşkusuz tarih, bir anlamda devletler mezarlığıdır. Siyaset felsefesinin temel sorularından biri de şudur: "Devlet kaçınılmaz olarak var olacaksa, özellikleri ne olmalıdır?" Bu soru, devletin nasıl örgütlenmesi gerektiği üzerine siyaset bilimcileri ve felsefecilerin yoğunlaşmasına neden olmuştur.

Buradaki ilk ayırım “devlet ilahi bir yapı mıdır, yoksa insanların oluşturduğu yapay bir yapı mıdır?” sorusudur. Devleti doğal yaşamın devamı olarak gören düşünürler, devleti doğal bir yapı olarak görürken; devletin kökenini toplumsal bir sözleşmeye dayandıran Hobbes ve Rousseau gibi düşünürler, devletin insanlar tarafından oluştururmuş bir kurum olduğunu söylerler. İkinci bakış açısına göre devlet, ilahi bir kökeni olmayıp, insanların yaptıkları bir sosyal sözleşmeye dayanır.

İslam düşüncesinde ise devletin ilahi bir yapı olarak adlandırılması Emevi devleti ile başlayan bir süreçte ortaya çıkmıştır. Emevi halifesi Muaviye, oluşturduğu kader anlayışı ile hilafet makamını gelmesini Allah’ın iradesine dayanarak açıkladı. Bundan itibaren yöneticiler Allahın halifesi olarak anılmaya başladılar. Muaviye’nin devlet anlayışı aslında derin bir kırılmaya işaret ediyordu. Çünkü bu tür yönetim modelinin Hz. Peygamberin uygulamalarında bir temeli yoktur. Hz. Peygamberin siyasal uygulamalarına temel alınacak en önemli uygulaması, Medine’ye Hicret’ten sonra ortay çıkan Medine Vesikası’dır. Hz. Peygamberin uygulamaya koyduğu 'Medine Vesika'sının ömrü ne yazık ki uzun olmamıştır. Şimdi soru şu: Medine Vesikası Müslümanların sayısal olarak az olduğu bir toplumsal zemine mi özgüdür, yoksa bütün zamanlar için geçerli bir model midir? Nitekim Peygamber sonraki dönemlerde böyle bir anlaşma yapmamıştır. Bu anlaşma, tarihsel bir duruma verilmiş bir cevap mıdır, yoksa bütün zamanlar için geçerli bir örnek midir? Bana göre bu model, farklı dini ve etnik toplulukların oluşturduğu devletlerin barış içinde yaşamaları için örnek oluşturan ve bütün zamanlar için geçerli bir yönetim anlayışıdır.

Tarihsel süreç içinde meydana gelen olaylar İslam siyaset düşüncesinin güvenlik eksenli oluşumuna etki etmiştir. İslam siyasal aklı, Emevi uygulamaları sonrasında, büyük ölçüde Moğol saldırıları etkisiyle güvenlik eksenli oluştu.

2002 yılınsan itibaren iktidara gelen Ak Parti, ilk yıllarında büyük reformlara imza attı. Ancak daha sonra yaşanan gelişmeler, Ak Partinin demokratik eksenli politikalardan güvenlik eksenli politikalara dönmesini sağladı. Çözüm sürecinin Hendek terörüne, Cemaatin, FETÖ çetesi dönüşüp 15 Temmuz darbesine kalkışınca, Türk siyasal aklı tarihsel olarak alışkın olduğu güvenlik eksenine geri döndü. Bu eksen, siyasal anlamda kullanılsa bile beka söylemini meşrulaştırıyor. 

Beka söylemine odaklanan akıl şöyle işliyor; Türkiye’nin dış düşmanları ve onlarla işbirliği yapan iç düşmanlar vardır. PKK ve FETÖ dış düşman, bunun uzantıları ise iç düşmandır. Bir siyasal söylem olarak beka söyleminin oturduğu sosyolojik zemin budur.

Erdoğan, iktidarda bulunduğu sürede iki konuda büyük hayal kırıklığına uğradı. Birincisi çözüm süreci, ikincisi Gülen Cemaati. Çözüm süreci, HDP’nin PKK'yı meşrulaştırmayı amaçlayan bir sürece dönüştürmesiyle sonuçlandı. Bu süreç, Hendek eylemleri gibi terör eylemlerinin artışıyla sonuçlandı. 
FETÖ ise önceleri büyük destek aldığı iktidara karşı 15 Temmuz kalkışmasın yaptı. Bu iki olay zaten güvenlik eksenli bir zihniyete sahip Sünni siyasal aklı güvenlik politikalarına döndürdü. 

Hiç kuşku yok ki, PKK, FETÖ ve diğer terör örgütlerine karşı etkin mücadele yaparken, hukuk zeminini de yok etmemek gerekir. Hem güvenlik hem de özgürlük diyen bir yaklaşımın izini sürmek gerekir. Devletin hukuk ve adalet içine çekilmesi önemli ve vazgeçilmez bir idealdir.

Güvenlik eksenli politikaların en önemli argümanı şer güçler retoriğidir. "Şer güçler" ya da "dış güçlerin" varlığı inkar edilemez kuşkusuz. Sorun olan sorumluluklarımızı kendi dışımıza transfer ederek rasyonelleştirme ve kendimizi eleştiriden uzak tutmak anlayışıdır.

En önemli değer devlet ve onun devamı ise, bütün diğer değerler bu konumu gerçekleştirmek üzere vardır. Bu noktada başvurulan en önemli değerler sistemi dindir. Dinin siyasal araçsallaştırılması budur ve İslam tarihinin erken dönemlerinde başlamış bir olgudur. Bu anlayışa göre devlet, insani olanın korunması ve gerçekleşmesine önemli ve ilahi olan bir yapıdır anlayışı, devletin, her tür değerin önüne yerleştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Devletin temel amaç olduğu bir düşünce ikliminde, var olan her değer, bu amaca dönük olarak biçimlendirilir. Devletin insanüstü ve kutsal bir alana çekilmesi için en önemli argüman olarak din kullanılmıştır. Nasıl ki, Allah bir, devlette bir olmalıdır, düşüncesi ve onu besleyen " halife Allah'ın yeryüzündeki temsilcisidir" anlayışı, Batı da Augustinus ve özellikle Hegel'in tarih felsefesiyle örtüşür. Türk devlet geleneği de, İslam’la tanıştıktan sonra şu motto üzerine inşa edildi: “Gökte Allah, yerde devlet."

Müslümanlar her halükarda devleti değil, değerleri önceleyen bir düşünce yapısına sahip olmalı ve devleti değerlerin ve hukukun içine çekme konusunda uyarıcı bir rol üstlenmeliler. Kuşkusuz bu önemli bir zihniyet dönüşümünü gerektirmektedir.

Kuşku yok ki, PKK ve FETÖ terörü ve onun yarattığı travma, bu ülkede normal siyasetin önünü tıkıyor. Hem Terörü reddeden hem insan hakları ve demokrasiyi savunan, hem de toplumsal barışı hedefleyen bir siyasal dile ihtiyaç vardır.

Kuşkusuz beka meselesi de diğer meseleler gibi bireylerin sahip olduğu siyasal paradigmaya göre şekilleniyor. Muhafazakar- dindar -ülkücülere göre var olan beka sorunu, Kemalist ulusalcı ve solculara göre yoktur. Öyle görülüyor ki,siyasal pozisyonumuz ne ise beka meselesi de ona göre şekil alıyor.

Beka sorunumun bir gerçekliğe işaret edip etmediği sorgulanıyor. Sorgulanması da doğaldır. Ancak Türk/ Kürt/ Sünni siyasal akılda bunun önemli bir karşılığının var olduğu açıktır. Tarihi iç ve dış savaş ve çatışmalarla dolu bir siyasal zihnin, beka ve güvenlik sorununa duyarsız kalması beklenemez. Özellikle dindar muhafazakar kitlenin siyasal algısını derinden etkileyen ve belirleyen Sünni siyasal aklın egemen olduğu yerde beka söyleminin bir karşılığı vardır.

Beka söyleminin özellikle MHP seçmenini konsolide etmek üzere kullanılmaktadır. Ancak bu söylemin dili son derece ötekileştiricidir. Seçim kazandırsa ve toplumsal zeminde belirli bir karşılığı olsa da,  daha barışçıl bir dile ihtiyacımız olduğu açıktır.




Bu haber 595 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI