Bugun...
Geç Kalmış Oryantalist ve Aydınlarımız… İslam Gençliğinin Ulema Arayışı…


Gürgün Karaman
karamangurgun@gmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 25-02-2019 10:33

İslam ümmetinin, ulemasını kaybedeli epey zaman oldu ve bu köprünün altından epey sular geçti. Arayış var mı, yok mu bu başka bir tartışma konusu olmakla beraber, en azından bize göre İslam gençliğinin bir aydın/entelektüel/alim/ulema arayışı vardır ve bu arayış henüz istediğini bulamamıştır.

İnsanlık düşüncesi döngüsel olarak cereyan eder. Bu döngüselliğin temel İlkesi “Tilkel Eyyamü Nüdavilüha Beynen Nas!”tır. “İşte böyle, günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” Bu ayeti tefsir ederken İzzet Derveze şu yorumu yapmaktadır “Bu günler, insanlar arasında döner durur. Bu gün iman edenlere dokunan musibet Allah'ın hikmetidir. Bu şekilde Allah (c), insanları sınamak, onların gerçek yönlerini ortaya çıkarmak ve sadık iman edenleri diğerlerinden ayırmak istemiştir. Onlardan bir kısmına şehadetle lütufta bulunmayı, nefislerini arındırarak temizlemeyi murad etmiştir.” Allah’ın, insanlığı sınava tabi tuttuğu gerçeğini unutarak, hakikatin tekelciliğini yapmak, kutsalın ve geçmiş olanın narsizmi ya da yetersizliğin yarattığı bir tür travma sonrası stres bozukluğundan kaynaklanan düşünsel parçalanmayla hareket etmek, farklı bilgi bloklarını hakikatin kendisiymiş gibi sunmak, kendisiyle birlikte kendisinden olmayan, kendi epistemolojik dairesinden hareket etmeyen herkesi mahkum etmeyi de beraberinde getirmektedir.

İnsanlık ailesi, Allah’ın avuçları arasındadır. O’nun egemenliği her şeyi kuşatan bir egemenlik olup O, evrene ve varlık âlemine kategorik olarak rahmet etmez. Tanrısal logos, Kartezyen bir akla sahip değildir. Kemale erdirdiği din olan İslam ile tüm insanlık O’nun dininin kuşatılmışlığı içindedir ve herkes bu kuşatılmışlıktan tevhide, hak, hukuk ve adalete davet edilir. “Emri bil ma’ruf” tüm insanlığın ortak değerlerini merkeze alan, insanlığın objektif ahlaki değerlerini içeren evrensel bir paradigmadır. Fakat “Sünni saltanatçılık ve Şii imamet mitolojisiyle” hala yüzleşebilme cesaretini bile gösteremeyen aydın, entelektüel ve âlimlerimiz, maatessüf ki hala bu geçmişi bizlere geleceğin bir paradigması olarak sunmakta ve bunda da bir hayli ısrar etmektedirler. Geçmiş ve gelenek, hala şimdiye ve geleceğe karşıt olarak sunulmaktadır. Geçmişin anlatısı ile şimdinin ve geleceğin tüm yaratımı ve ufku, baskı altına alınarak bir tür hakikat tekelciliği yapılmaktadır. Vakıanın çokluğu ve hakim batı paradigması karşısında yaratılmayan bir paradigma yoksunluğu nedeniyle şimdi ve gelecek, geçmişin gizemlerine, mitolojik ve mistik anlatılarına, tarihsel kurmacalarına havale edilerek; ortaya çıkan tüm yenilikler bir tehdit ve herem/sapkın olarak değerlendirilmekte ve tekfir edilmektedir.

Ali Bulaç son yazısında “geç kalmış cemaatçiliğin” verdiği travma ve bu travma sonrası stres bozukluğuna dayalı sendromuyla Abdülkerim Süruş’u ve diğer “Modernist” olarak yaftaladığı, değerlendirdiği Müslüman Düşünürler hakkında şöyle demektedir.  “Yine Süruş genelde İslam dünyasında, özelde İran´da olup biten, yanlış giden şeyler karşısında tutum almaya çalışırken, İslam´ın felsefe, irfan, kelam ve usul geleneğine referans verme yolunu seçmesi gerekirken, bir tür 18. Yüzyıl Aydınlanmacıları, 19. Yüzyıl pozitivistleri ile 20. Yüzyıl modernistlerinin yolunu tutmayı tercih etti; Pakistan, Mısır ve Türkiye´deki tarihselciler gibi “dışarıdan tedarik ettiği zihni malzeme ve yöntem”le iç bünyede reform yapmaya girişti. Sözünü ettiğimiz bu zatlar geç kalmış Aydınlanmacılardır.” Bu analiz çok da lazımdı sanki!

Vahyi, bir cemaat dinine çeviren Ali Bulaç ve bu cemaatçi şurekalar, geç kalmış kabileci-cemaatçilikten bir türlü kurtulamayan bir yaklaşım içinden hareket etmektedirler. Türk-İslam sentezinin iliklerine ve ilimlerine işlediği Ali Bulaç'ın ve bu paradigma içinde hareket edenlerin “Müslüman Düşünürleri” eleştirmeye ve bu eleştiri gibi görünen mahkumiyete kalkışması, hala kolektif kabileci-mantığın İslam üzerinden devam ettiğinin göstergesidir. Bu zihniyet için İslam, onların tüm teolojik ve ideolojik hastalıklarının sınır bekçisidir. İslam’a biçilen rol, bu düşünürler için “sınır bekçiliğinden” öte bir anlam ifade etmez. Oysaki İslam ve Muhammed (as) evrenseldir ve İslam’ın tüm çağrısı/hitabı, bütün insanlığadır. Onun çağrısı belli bir kabileye, gettoya, ulusa değildir. Bu açıdan İslam’ın özsel olarak Yahudilikten ve Hristiyanlıktan bakınca ortaya çıkan en belirgin özelliği budur. Yahudilik bir kabile dini ve Tevrat her şeyden önce bir yasa/şeriat kitabıdır ve Tevrat, hem Yahudi kabile dininin hem de Arz-Mev’ud’un Tapul Sicil Kaydıdır. Hristiyanlık ise Yunan Paganizmi ve Roma Şeriatını, İsa’nın (as) mesajlarıyla birleştirmeye çalışan ve bunu başaramayınca eline yüzüne bulaştırıp, papazların teslisi olup çıkan bir inanca dönüşmüştür. Ve en nihayetinde bir Yahudi tetiklemesi olan Batı Aydınlanma Hareketinin filozofları bu tanrıyı alıp Kilise’nin içine gömmüşlerdir. Bundan başka çareleri de yoktu. Bu nedenle Spinoza, Adorno, Marx, Atzmon vb. muhalif evrenselci Yahudiler, kabileci Yahudiler tarafından “herem/sapkın” olarak tekfir edilmişlerdir.

Gelinen noktada, ne insanlığa ne de İslam ümmetinin mazlum insanlarına herhangi bir paradigma sunamayan kurumsal “Sünni saltanatçı düşünce ile Şii imametçi anlayış” İslam’ı Arap kabile devletlerinin, Pers mitolojisi Kisra faşizminin ve Türk-İslam sentezinin sınır bekçisi yapmaktan öte bir şey inşa edememişlerdir. Kendi yetersizliklerini başkalarına ya yansıtarak, ya da bir tür “geçmişin narsizmi” ile bastırarak her türlü ithamı yapmaktan da geri durmamaktadırlar. Bu düşünsel paradigmanın yaptığı tek şey, geçmişin literatür taramasını yaparak, geçmişin dedikodusu üzerinden ve araya sıkıştırdıkları birkaç -kendilerine aitmiş gibi görünen- cümleden başka bir şey değildir.

Bu cihetle Said Nursi Atasoy Müftüoğlu tarafından “çok tehlikeli bir adam” olarak tekfire uğrar, “herem/sapkın” olarak tarif edilir. M. Abid Cabiri, İhsan Fazlıoğlu tarafından bir “polisiye romancısı ve geç kalmış yerli bir oryantalist” olarak mahkûm edilir. Nasr Hamid Ebu Zeyd, İhsan Şenocak tarafından “Tahrifin Sidre-i Müntehası” olarak yaftalanır. Ve nihayetinde “Geç kalmış yerli cemaatçi” Ali Bulaç, Müslüman düşünürlerin tamamını “geç kalmış Aydınlanmacılar” olarak torbaya koyup, ağzını bağlayarak Pensilvanya’ya gönderme cüretinde bulunmuştur.

Eleştirel düşünme analiz, sentez ve değerlendirme süreçlerini içeren bir yaklaşımdır. Bu tarz yaklaşımların ise hele hele kamuya açık olan alanlardan yapılması, özellikle gençliğin yakalayabileceği tüm ufukları birer getto karanlığına çekmektedir. Doğrusuyla yanlışıyla, hatasıyla sevabıyla vs. tüm âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberlerin varislerini mahkûm etmek, peygamberleri mahkûm etmektir. O halde bu yaklaşımlarda yatan bilinçaltını sökerek, bunların neye tekabül ettiğini tespit etmek de bir görevdir. Hakikat, sevdamız olan tek şeydir. Bu ümmetin evlatlarına ve İslam gençliğine düşen, gettocu aydın, entelektüel, âlim vs’lerin peşine düşmek değil, İslam’ın evrensel bir dava olduğuna iman ediyorlarsa, evrensel düşünen ve evrensel harekete ederek tüm insanlık mirasını eleyerek tevarüs eden âlimlerini bulup onlara sahip çıkmaktır. Çünkü âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.

İslam ümmetinin maddi ve manevi tüm birikiminin yok edildiği bir zaman diliminde “sidik tartışmaları” yapan bir zihniyet biçiminin, bu ümmetin evlatlarına ve özellikle İslam gençliğine vereceği tek şey, kendileri gibi düşünmeyen “aydın, entelektüel, âlim, ilahiyatçı, felsefeci vs.” herkese tekfiri/heretik olan düşünme biçimini miras bırakmaktır. En nihayetinde “Müminler, sözü sonuna kadar dinleyip en güzeline uyanlardır.” Bu açıdan “mahkûm eden, tekfir ve tezyife tabi tutan, aba altından saltanat ve imamet sopasını sallayanlar”, şunu bilsinler ki küresel bir dünyada, kürenin tamamını hesaba katmadan ve “sözü sonuna kadar dinleyip en güzeline uymadan” bir bütün olarak olmasa da kısmen de olsa İslam gençliğinin uleması/aydını/entelektüeli olmayı başaramayacaklardır. Sadece kendi cemaatlerinin egosunu tatmin edeceklerdir.

Bu yazıdaki fikirleri bir nebze olsa da destekleyen ve “herem” olan T. Adorno ile bitirelim: 

“Kitapların çoktandır kitaba benzemekten çıktığı bir dünyada gerçek kitap da bir kitap olamaz artık. Burjuva çağını başlatan, matbaanın icadıysa eğer, şimdi ona mimeografla (mimikleri ölçen alet), yayının bu tek kibirsiz biçimiyle son vermenin zamanıdır.” (Adorno)



Bu yazı 340 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI