erotik shop
Bugun...
Kadim Sorunlarımız ve Aydınlar


Veysel Yenigül Fikir Zemini
twitter.com/Veyselmir
 
 
facebook-paylas
Tarih: 20-09-2015 02:46
Bu denli yoğun bir politik gündem içinde neyi yazmaya kalkışırsanız, güncel olana ilişkin söyleyecekleriniz toz-duman bulutu içinde buharlaşıp gidecek... Bu yüzden güncel mevzulara girmek yerine bu yazımızda insanoğlunun temel problemlerine odaklanmayı düşündük. Kaldı ki bugün güncel sorunların kaynağında da insanın bizatihi kendisi ve dizginlenmesi zor enerjisi, hırsı, arzusu, hayalleri, talepleri yatıyor. 

İnsan ve Akıl
Gerek doğu’da gerekse batı’da insana dair farklı tanımların var olduğunu biliyoruz. Modern akıl açısından yaklaşırsak mucizevî bir yaratılışa sahip bu varlığı tanımanın en kolay yolu; onu parçalayarak anlaşılır kılmaktır. Ne var ki bu yöntem insanın maddi boyutunu aşikâr kılıp üretici kabiliyetini ön plana çıkarmaktan başka bir işe yaramamıştır. Hakikaten insanın varlık potansiyelini ve bir bütün olarak fıtrat’a dönük yüzünü, salt akıl aracılığıyla çözmek şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Öyle ki insan, beşere ait bütün özellikleri kendisinde taşımakla birlikte onu kat be kat aşan özelliklere sahip olduğu bugün bilinen bir vakıa…
 
İnsan’daki akli meleke onu bütün varlıklardan farklı kılmaktadır. İnsanı üstün kılan ve öyle tanımlanan bu meleke, pürüzsüz ve saf haliyle fıtrat’ına taalluk eden şeyin ta kendisidir. Ne var ki günümüzde kavramların geneli özsel niteliklerinden bağımsız olarak kullanılmaktadır. İnsan’daki akıl kavramı da bunlardan biridir.

Akletmek, günümüz insanına ezberletilmiş haliyle çıkarlarını korumak, faydacı davranmak ve mantık oyunlarıyla başkalarını yönlendirmek ve sömürmek değildir; bu belki ‘akıllı olmaya’ dahil edilebilir. Ama akletmek; insan’ın varlık alemi içindeki konumunu fark etmesi ve yaratıcısını tanımasıdır. Zira kendini bilmeyen bir aklın, yaratıcısını niçin tanıyamayacağını başka türlü anlama girişimi beyhudedir!

İnsan, doğal bir çevrede dünyaya gelir; oradan da hayata ve tarihe katılır. İnsan olarak fiziki ihtiyaçlarımızı bir an için görmezlikten gelip, 30 veya 45 her neyse yaş sınırımızı bir an için nötralize edelim. Kendimizi sadece zihinsel birikimimizin veya hayattan edindiğimiz iyi-kötü tecrübelerimizin kollarına bırakalım. Görülecektir ki sanki tarihin başlangıcından bugüne dek bütün savaşların, acıların, zaferlerin, yenilgilerin, zevklerin, sıkıntıların, mutlulukların, çilelerin içinden geçmiş gibi bir hisse kapılacağız.

Bu yakıcı bilinç nedir ve insanı nasıl etkisi altına alabiliyor?

Doğal çevresini, doğanın yasalarını keşfedip her türlü engeli aşarak yaşanılabilir kılan insan; aynı zamanda ihtirasları uğruna bu hakkı kendinde gören başkalarına ait yaşamsal mekanları yerle bir etmek için, kimyevi ve nükleer silahlar da üretmekten kaçınmıyor. Yapıcı olduğu kadar yıkıcı olmak da onun(aklın) özelliği ise burada olması gereken esas gaye ne olabilir kendisi için?

İnsanın Varoluşsal Problemleri
İnsanın varoluş mücadelesi, tabiat içindeki rolüyle birleşince, kendisini tarih yapmaya sevk etmiştir. Evet, insan bir tarih içinde var olur. Çünkü tarih, insanın yeryüzündeki varlığının tecelli ettiği sahadır. Şu bir hakikat ki; insana ilişkin bütün arızi ve parçacı tanımlar; onun iktidar olmaya, başkalarına hükmetmeye dönük yüzünü sembolize eder; İnsanın fıtratına dönük yüzü ise barışı, sosyal adaleti, paylaşımı ve zulme karşı çıkışını…

İnsan’ın diğer bir özelliği ise toplumsal bir varlık oluşudur. Toplumsal insan için 'tarihi' insanın başkalarıyla tecrübelerini aynı mekân ve zaman dilimi içinde paylaşmasının ürünü diyebiliriz. Toplum içindeki insan, bu zeminde ‘ötekini’ keşfederek kendisini yeniden tanıma imkanına kavuşur. Ötekiyle ilişki; bu anlamda başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin sorumluluk ve ahlakilik temelinde gelişmesine ön-ayak olan yakıcı bir durumdur. İnsanların genelde aynı toplum içerisinde birlikte yaşadıkları farklı inanç, kültür ve kimliğe sahip olanlarla ‘ötekilik’ temelinde ilişki kurmayı tercih etmeleri başlangıçta doğal görünse de sorunlu bir ilişkidir. 

İnsanın ötekilerle kurduğu ilişkinin arka planında kendi kimliğini sahiplenmek ve saygın kılmak yatıyorsa bu anlaşılır bir durumdur, aksine amacı ötekilere bütün isteklerini, inancını, kültürünü dayatmaksa bu kabul edilebilir bir şey olmaktan çıkar. Ayrıca böylesi bir tutum, ahlaki açıdan sorunlu olduğundan, ötekilerle kuracağımız ilişkilerin sağlıklı yürümesi için hukuksal temeli sağlam adil yasalara ihtiyaç vardır. Ancak bu şekilde insanın yapısında içkin halde bulunan başkalarına hükmetme arzusu kontrol altına alınabilir.

Yeryüzüne tarih boyunca, milyarlarca insan tür olarak gelip gitmiştir. Oysa insanlığın belleğinde sayısı son derece sınırlı olanların varlığı dışında hiçbiri hatırlanmayacaktır. Kimisi yaptığı zulümlerle, gaddarlığıyla anılırken kimisi de insani değerlerin; adaletin, özgürlüğün ve hakikatin savunuculuğuyla anılacaktır. 

Aydınların Hakikat ve İktidarla Sınavı
 
İktidarların tarih boyunca insanların kafasında oluşturduğu blokajları aşarak deşifre edenler ve onu meşru temeline riayet etmeye çağıran kişiler her çağda entelektüel insanlar olmuştur. Entelektüel insanlar, bir yerde hem bilginin ve kültürün taşıyıcısı hem de hakikatin temsilcisidirler. 
Ne hikmetse her toplum kendi bağrından çıkan entelektüellerle başta kavgalı olmuştur, onları reddetmiştir. Çünkü her toplumun hazır kabulleri vardır. Hiçbiri de bunların sorgulanmasını, fazla eleştirilmesini sevmez. İşte bazı insanları entelektüel vasfına eriştiren şey; kurulu olana karşı eleştirel ve sorgulayıcı tutumlarıdır. 

Kurulu olanı, yani statükoyu allayıp pullayıp kitlelere şirin gösterenler ise ciddi bir anlam kaymasına uğramış tabirle ‘aydın’lardır. Aydın tabiri her ne kadar Fransız ihtilalinin dünyaya hediyesi ise de bu topluma ‘’meşrutiyet aydını’’, ‘’cumhuriyet aydını’ şeklinde geçmiştir. Buna bugün İslamcı aydın, Kürt aydın, Türk aydın, sol aydını, muhafazakar aydını vs. eklemeler de yapılmaktadır. 

Şu da var ki her birinin tabuları, diğerlerinin öcüsü haline gelmiştir. Sözgelimi çoğunun beğenmediği toplum, yeni anayasa tartışmaları sürecinden beri daha aktif ve talep edici durarak, sorunlarının çözümünde aydınlardan ve politikacılardan değişim noktasında daha ileri noktada durmaktadır. Son yıllardaki politik kutuplaşmayı dikkate almazsak, İstisnaları haricinde ‘aydınların’ siyaset ve sermaye çevrelerinin işaretleriyle vaziyeti muhafaza etmek dışında herhangi bir somut çözüm önermemeleri düşündürücüdür. Kısacası çoğu, gözü kapalı bir biçimde 'iktidar yandaşlığı veya karşıtlığı' temelinde pragmatik davranıyor ve öyle yazıyor.

Aslında geçmişten beri Türkiye’de sağ ve sol kavramsallığı tamamen yapaydı. Dahası bu kavramlarının toplumsal dinamikleri hiç olmamıştır. Kemal Tahir ve Cemil Meriç gibi münevverler zamanında bunu açıkça telaffuz etmişlerdi. Bunlar için ''Biri hapşırmış, diğeri burnundan düşmüş'' sözünü Kemal Tahir, 1970’li yıllarda söylediği zaman bir hayli tepki toplamıştı. Cemil Meriç’e sağ da sol da göre her ikisi de statükocuydu, ‘’müstemleke güçlerin hırsız feneriydi Türk aydını… Kavgaları ise kimin daha çok pastadan pay kapacağı kavgasıdır’’ diyordu. 

Gerçekten de insan bugün olup-bitene, aydınların ilgi alanıyla olayları analiz yeteneğine baktığı zaman Cemil Meriç gibi aydınları daha iyi anlıyor. Türk toplumu, düşünceye yabancı bir toplumdur. Sebebi ise, askeri tarım imparatorluğu geleneğine sahip olmasıdır. İttihat ve Terakki kadroları Anadolu’ya, Ortadoğu, Mezopotamya ve İran kültür havzalarından süzülerek yerleşen düşünce mirasına sırt çevirerek Devleti 19.yy’dan kalma batı aydınlanma düşüncesinin eseri olan Kartezyen (rasyonalist) düşünce mirasını taklitle pozitivizminin kucağına attılar. Bugün hala bazı akademik ve yayıncı çevrelerde bu paradigmalar ışığında toplumu anlama ve anlatmaya çalışmak için uğraş verenlerin sayısı bir hayli fazla…
 
Toplumu batının yüz-yüz elli yıl önceki muhayyilesi ile anlamaya çalışanlar büyük bir yanılgı içinde oldukları gibi, ona tepki olarak gelişen ‘İslamcı akıl’ da tarihi referanslarına sığınırken, bugünü doğru okuyamıyor. Haliyle bugünün dünyasına ilişkin çok yönlü bir okuma, sorgulama ve anlama sürecinin dışında tutuyor kendini. Bu durumda da meydan, günümüze daha yatkın analizlerle sorunlara eleştirel bakan tek tük muhalif İslamcı ve bir kaç ‘liberal aydın’a kalmış görünüyor. Burada belki bir parantez gerekiyor. (İslamcı gelenekten gelen bazı aydınların tarihten bugüne tevarüs eden geleneği özgün bir yorumla mevcut duruma uyarlama ve krizi aşma çabası yeni bir akıl tanımını gerekli kılıyor)

Bugün bir önceki asırdan günümüze tevarüs eden alışkanlıkların tıpatıp benzerlik arz ettiği gibi bir hisse kapılıyor insan. Halbuki batıda aydın, bugün kendini ve geçmişini kıyasıya eleştiriye tabi tutarak, yeni bir toplumsal, siyasal ve ahlaki paradigma inşa etme peşinde. Cumhuriyet döneminin rasyonalitesiyle batıcı pozitivizmine karşı net duruş sergileyen Bediüzzaman dâhil birçok düşünür onların ilgi alanı içindedir.
Bediüzzaman'dan ilhamla konuyu toparlamak gerekirse;
20.yy’da Batı hegemonyasının ürünü pozitivist düşüncelere karşı kavramsal ve sistematik açıdan net duruş sergileyen ve İslam düşüncesini güçlü bir biçimde manevi dinamiklerine bağlayan, aynı zamanda batı biliminin, dine mutlak manada muhalif ve aykırı olarak görülmesinin yanlış olduğunu belirten Bediüzzaman, kendi çağının yıldızı olarak anılmayı ziyadesiyle hak ediyor. 

Risale-i Nur'un birçok yerinde insanın mahiyeti, değeri ve diğer canlılardan farkı üzerinde durulmaktadır. İnsan öncelikle bir fert olarak ele alınmaktadır. Yani her bir insana irade ve hürriyet sahibi olarak ayrı bir ferdiyet verilmiştir. Bu yönüyle insan bütün diğer yaratıklardan farklı bir mahiyete sahiptir. Nitekim Bediüzzaman'a göre insanın bir ferdi, yani bir tek insan, diğer mahlukların bir nevi (türü) gibidir. Yani her bir insanın bir bireyselliği vardır. Hatta başka bir ifadeyle insan, küçük bir kainat olarak tanımlanır.
''İnsanın bu önemi ve değeri nereden anlaşılmaktadır?'' sorusu cevaplandırılırken, konu başka bir açıdan şöyle açıklanmaktadır:
''Gökler ve yer insanın istifadesine sunulmuştur. Allah insanı yeryüzünün halifesi kılmış, ona yüksek bir istidat, ulvi bir vicdan vermiş ve her şeyi kuşatan duygularla donatmıştır. Bu duyguları ve cihazatıyla insan, hem mesuliyeti geniş, hem de değeri yüksek bir mahiyet kazanmaktadır.'' Nitekim bu bağlamda sosyal, iktisadi ve siyasi konularda da Bediüzzaman toplumsal kurumlar karşısındaki, özellikle devlet ve yöneticiler karşısındaki durumunu belirlemeye çalışırken, insanın bir fert olarak alması gereken pozisyon konusunda da aynı yönde vurgu yapmaktadır. Mesela, Meşrutiyetin ilanıyla ilgili olarak; "din elden gidiyor." diyenlere; "din herkesin malıdır, siz de kendiniz sahip çıkın" diyerek, onlara birey (fert) olarak davranma bilinci kazandırmaya çalışıyor. Hem de bunu avama (halka) söylüyor. Bugün bile hâlâ halkın kendi kararlarını özgür ve kendi iradesiyle veremediğine inanan aydın-seçkinlerin olduğu düşünülürse, Bediüzzaman'ın bu konudaki yaklaşımının önemi daha da iyi anlaşılabilir. Mektubat'da, fert(birey)-devlet ilişkileri bağlamında Emeviler döneminde iktidarı önceleyen pratikler de eleştirilir. ‘Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan, 'Hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için eşhas feda edilir.’ ve Onların saltanatı unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düsturu olan, ‘Milletin selâmeti için herşey feda edilir.’ ilkelerinin gaddarane muamelelere zemin hazırladığı ifade edilir. Bu ilkeler ferdin hukukunun üstünlüğünü, bunun hiçbir şekilde elinden alınamayacağını belirliyor.
Bu çerçevede özgürlük-iman ilişkisine de değinmekte yarar vardır. Bediüzzaman Allah’a inanan ve kulluğu kabul eden insanın hakiki özgürlüğe kavuştuğunu savunmaktadır. Bu düşüncesiyle, Batı toplum felsefecilerinin, bireyselliği ve özgürlüğü, dinden uzaklaşmakta ve kopmakta gören yaklaşımını da reddetmektedir.
Acaba insanı yaratıcısıyla bağlayan ve Allah'a kulluğa dayanan bir hürriyet anlayışı bireyi nasıl özgürleştirmektedir
Bediüzzaman
 bu konuyu şöyle açıklar: "Nasıl hürriyet imanın hassasıdır? Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz."
Bir başka ifadeyle, “Hürriyet budur ki: kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun” sözleriyle insanın iman bağı ile Allah'tan aldığı cesaretle, başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeyeceğine, Allah'a inancından gelen merhamet duygusunun etkisiyle başkasının hürriyet ve hukukuna da tecavüz etmeyeceğine işaret edilmektedir. Nitekim insanlık tarihi içerisinde Asr-ı saadet bunun eşsiz örnekleriyle doludur.
twitter.com/Veyselmir


Bu yazı 2085 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI