Bugun...


'Yahudi Kürt' var mı? İslam öncesi ve İslamın ilk dönem kaynakları
Soyolog - Yazar Müfid Yüksel, tarihte din olarak Musevilik’i kabul etmiş herhangi bir Kürt topluluğunu bilmediklerini söyledi. Müfid Yüksel,”bu konuda “Musevi” kaynaklarında da en ufak bir atıf bulunmadığını, Sir Henry Layard’ın 19. Yüzyıl’daki bölgede gerçekleştirdiği kazılarındada da buna dair bir bulguya bugüne değin rastlanmadığını ifade etti. Sosyolog, “Kürtler’in tarih sahnesine çıkışları Persler’den önce olmasına karşın, tarihi kayıtlar daha çok Medler’in son dönemlerine tekabül etmektedir” dedi. Müfid Yüksel, Rûdaw’ın sorularını yanıtladı...

facebook-paylas
Tarih: 08-05-2017 15:03
'Yahudi Kürt' var mı? İslam öncesi ve İslamın ilk dönem kaynakları
+ -

Soyolog - Yazar Müfid Yüksel, tarihte din olarak Musevilik’i kabul etmiş herhangi bir Kürt topluluğunu bilmediklerini söyledi.

Müfid Yüksel,”bu konuda “Musevi” kaynaklarında da en ufak bir atıf bulunmadığını, Sir Henry Layard’ın 19. Yüzyıl’daki bölgede gerçekleştirdiği kazılarındada da buna dair bir bulguya bugüne değin rastlanmadığını ifade etti.

 

Sosyolog, “Kürtler’in tarih sahnesine çıkışları Persler’den önce olmasına karşın, tarihi kayıtlar daha çok Medler’in son dönemlerine tekabül etmektedir” dedi.

 

Müfid Yüksel, Rûdaw’ın sorularını yanıtladı...

 

Kürdistan Bölgesi Diyanet İşleri Başkanlığı Yahudi İşleri Müdürü Ömer Şerzad Mamsani Rûdaw'a verdiği röportajda, Kürtler’in 8 sülale öncesinin ya “Zerdüşti” ya da “Yahudi” olduğunu söylüyor, bu ne kadar doğru ?

8 sülale, 2 yüzyıl demek. Kürtler’in Müslümanlaşması Hulefâ-yı Râşidîn devrinde başlar. Emeviler döneminin sonuna  gelindiğinde Müslümanlaşma süreci tamamlanmış olur. Hatta, Kürt Tâbiînlere dair İslam tarih eserlerinde kayıtlar yer almaktadır. Bunlardan Halil El-Kürdî tabakât kitaplarında yer almış, Cudî Dağı eteklerinde Şırnak’ın Semman/Heştan köyünden olup, 133/750-51 tarihinde burada vefat etmiştir.

Mamsani’nin iddialarının bir geçerliliği olmuş olsaydı, Mezopotamya’daki Yahudi toplulukları arasından çok kapsamlı bir ihtida hareketi çıkardı. Mezopotamya ve Batı İran Yahudi toplulukları arasında böyle bir toplu ihtida hareketine dair hiçbir tarihi kayıt bulunmuyor. Bu konuda gerek Musevi, gerekse Ermeni ve  Süryani kaynaklarında da böyle bir kaydın izine dahi rastlanmamaktadır.

 

Mamsani, Kürdistan’ın ilk dininin “Yahudilik” olduğunu söylüyor, ayrıca “Tevrat’a göre insanlığın ilk yeri Kürdistan’dır” diyor. Bu doğru mu?

Kürtler’in yaşadığı coğrafya/coğrafyalar tarihin akışı içinde değişkenlik göstermiştir. Tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlerde  (Yaklaşık . M.Ö 700-750) anayurtları olan Zagros dağ silsilesi çevresinde göçebe topluluklar olarak kümelenmişlerdir. M.Ö yaklaşık 400’leri anlatan Xenophone’nun “Anabasis” adlı klasik eseri, “Kardukh” topluluklarının yaşadıkları alanı gösterirken Van Gölü’nün güneyi ve bugünkü Batman Çayı’nın doğusu ile bugünkü Zaho-Dohuk hattının kuzeyine ve Zagros Dağı çevresine işaret etmektedir. Bağdat ve çevresi ile daha güneyine tekabül eden Babil’de ve kuzeyindeki Güney Asur bölgelerinde İslam öncesinde Kürtler’in varlığına ilişkin bir tarihi kayda tesadüf olunmamaktadır. Tevrat’ta Babil’e işaret vardır. Kürtler’in meskun olduğu Kuzey bölgelere ilişkin böyle bir kayıt bulunmamaktadır.

Yahudiler’in Mezopotomya’ya sürgünü iki kez gerçekleşmiştir. İlki Asurlular zamanında, Musevi kaynaklarına göre 12 kabileden 10’nun yerlerinden/yurtlarından, başta Mezopotamya olmak üzere Asur ülkesine sürülmesi, diğeri ise Babilliler’in Yahuda ülkesini istila edip, burada kalan iki kabileyi de Babil ülkesine sürgüne götürmesidir. İsrailoğlulları ve “esbât” denilen 12 kabile  Hz. İbrahim’in torunu Hz. Yakup (a.s) ‘ın 12 oğlundan gelir. Nitekim Kur’an-ı  Kerim’de Yusuf ve Taha surelerinde de bu durum tasrih edilmiştir.  

Tevrat’ta “Asur İmparatarluğu’nu Medler yıkacak” tabiri var mı, Mamsani, Medler’in Kürtler olduğunu söylüyor, buna açıklık getirebilir misiniz?

Medler, Persler’den önce İran, Mezopotamya ve Anadolu içlerine kadar hakimiyet tesis etmiş bir imparatorluktu. Milattan önce 9-8. yüzyıllarda ortaya çıkmışlardır. Med imparatorluğu’nun, Kürtler’in anavatanı olan Zagros Dağı silsilesi ve çevresini de kapsamasına karşın henüz o dönemlerde Kürtler’in tarih sahnesine belirgin bir şekilde çıkmasına dair elimizde bir kayıt bulunmamaktadır. Kürtler’in tarih sahnesine çıkışları Persler’den önce olmasına karşın, tarihi kayıtlar daha çok Medler’in son dönemlerine tekabül etmektedir.

Yahudileşmiş Kürtler var mı, “Kürt Yahudisi” kavramı neyi ifade ediyor, Müslüman-Kürt gibi birşey değil mi?

Tarihte din olarak Musevilik’i kabul etmiş bir Kürt topluluğu bilmiyoruz. Bu konuda Musevi kaynaklarında da en ufak bir atıf bulunmamaktadır. Ayrıca, Sir Henry Layard’ın 19. Yüzyıl’daki kazılarından beri bölgede gerçekleştirilen kazılarda da buna dair bir bulguya bugüne değin rastlanmamıştır. Layard’ın yanısıra 19. Yüzyıl’da bölgeye gezi ve araştırmalarda bulunan Batılı seyyah ve araştırmacıların hiçbir eserinde bu konuya ilişkin herhangi bir atıf yer almamaktadır.

Son 30-40 yıl öncesine kadar böyle bir ihtimal bile sözkonusu edilmemekteydi. Oysaki, Türki bir kavim olarak bilinen Hazarlar’ın, Hazar Hanı’nın miladi 740’ta Musevilik’i kabul ettiği bilinmekte buna dair araştırma kitapları da yayımlanmıştır. Bu eski İslam tarih kaynaklarında da yer almıştır. En başta Makdisi’nin Ahsenu’t-Tekasim’i, İbn Fazlan’ın Seyahatnâmesi  olmak üzere bir kısım İslam kaynaklarında Hazar Hanı ve çevresinin Musevilik’i kabul ettiğine ilişkin kayıtlar yer almaktadır.

 

Ömer Şerzad Mamsani ve Avi Eiten Yahudileri’nin “Kürdistan’dan ellerini çekmesini” istemiştiniz. Avi Eiten Yahudileri kimdir?

Son kırk-elli yılda Nasırcı, sosyalizm soslu militan/militer seküler Arap milliyetçiliği dalgasının kasırga gibi Arap âleminde esip, Baas partilerinin ortaya çıkması ve bunun bir hayli olumsuz yansıması Kürtler’de, özellikle Kürt siyasi oluşumlarında Araplar’a karşı bir küsme ve karşı tutum, reaksiyon oluşturdu. Bu reaksiyon, İsrail’le Kürt siyasi oluşumları arasında bir yakınlaşmaya neden oldu. Oysaki, 50’li yıllarda hiç böyle bir yakınlaşma, yakınlık duyma sözkonusu değildi. Hatta, yayımlamış olduğum Şeyh İsmail Barzani’nin dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e gönderdiği mektuplar bunu açıkça ortaya koyuyor. (http://mufidyuksel.com/barzaninin-adnan-menderese-gonderdigi-mektup.html)

Seküler Arap milliyetçisi Baas rejimlerinin uyguladığı baskı ve zulümlere tepki olarak, siyasi sahada oluşan bu yakınlaşmayı fırsat bilen bir kısım Musevi kurumları bunu daha ileri boyutlara taşıyarak Kürtleri tümü ile İsrail’e müttefik, çevresindeki halklara karşıt/kalıcı düşman haline getirmeyi, dahası bu anlamda araçsallaştırmayı hedeflemektedir. Kendini “Bitlisli” olarak tanımlayan Avi Eiten, bir köprü rolü oynayıp, Kürtler’in Müslüman tüm topluluklarla bağlarını koparıp, tümü ile hasım haline getirme çabası içerisindedir.

 

Mamsani’nin röportajına karşılık, “Hz. İbrahim (a.s) zamanında Asurlular mı vardı?”  sorusunu yöneltmişsiniz, bu konuda net bir bilgi var mı ?

Hz. İbrahim’in yaşadığı çağ ile ilgili tarihçilerin son 40-50 yıl içerisinde yaptıkları çalışma neticesinde M.Ö. yaklaşık 2300 tarihleri verilmektedir. Özellikle bu konuda, Suriye’de Halep yakınlarında antik “Ebla kenti”nde yapılan arkeolojik kazılarda çıkan bulgular da bu tarihi güçlü bir şekilde desteklemektedir. Hz. İbrahim’in yaşadığı çağın Eski Babil dönemine tekabül etmesi de bunu teyid eden bir durumdur. Bu dönemde  ise Asurlular bırakın bir imparatorluk olarak varlığı, henüz tarih sahnesine bir kavim olarak çıkmamışlardı. Asurlular’la ilgili kaynaklara bakıldığında yaklaşık olarak 2100’lü yıllarda tarih sahnesine çıktıkları konusunda neredeyse ittifak vardır. (Bkz. Thomas Abercrombie, The Splendor Of An Unknown Empire: Ebla, National Geographic, 1978)

Kürtler’e yönelik “Yahudi soylu” iddiasının bir proje olduğunu söylüyorsunuz, bunun altında yatan gerçek nedir, bununla ne amaçlanıyor?

İsrail’in, Kürtler’in son yüzyılda Arap milliyetçiliği dalgasının ulus-devletlerle birlikte Ortadoğu’da yükselişi, Baas partilerinin Suriye ve Irak’ta egemen olması. militarist diktatöryel siyasi yapının yükselişi ve bunun Kürtler üzerinde yolaçtığı travma ve trajedilerin oluşturduğu elverişli bir zemin üzerinden, İsrail ve uluslararası büyük Musevi lobileri, Kürtler’i Araplar’a ve diğer Müslümanlar’a karşı müttefik konumuma getirme çabasındadır.

Bir kısım seküler Kürt siyasi örgütlenmelerinde de, Baas rejimleri altında yaşanan trajik tecrübenin sonucu olarak reaksiyon mahiyetinde İsrail’e ve Yahudi mahfillerine öteden beri yakınlaşma eğilimi içerisindedir.

Son 40-50 yılda bu konuda bir hayli mesafe de kaydedilmiştir. Bunun için de en önemli vasıta olarak öteden beri Kürdistan coğrafyasında  yaşamış olup, 50’li yıllarda İsrail’e göç eden Kürtçe bilen Yahudi/Musevi toplulukları kullanılmaktadır. Hatta bunlara “Kürt Yahudisi” denilerek, Kürtler’le aralarında bir soybağı varmış imajı verilerek çalışmalar yürütülmektedir. Oysaki, 30’li yıllarda dahi Kürdistan coğrafyasında tarihin eski dönemlerinden beri yaşayan Musevi/Yahudi topluluklarının Kürtler’le soy vb. bağlara ilişkin hiçbir atıf da bile bulunulmazdı. Musevi/Yahudi tarih kaynakları ve kroniklerinde de aynı şekilde.

Bu konuda İslam tarih kaynaklarında da, özellikle Kürtler’den söz eden, Mesudi’nin Murucu’z-Zehebi, Taberi Tarihi, Belazuri’nin Futuhu’l-Buldan’ı, Vakidi’nin Futuhu’ş-Şâm Ve’l-Cezire adlı eseri, Yakut El-Hamevi ve İbn Asakir gibi erken dönem İslam tarihçilerinin eserlerinde bu konuda en küçük ize dahi rastlanılmamaktadır. Dolayısıyla, Kürtler ile Yahudiler arasında kurulmak istenen bu bağların hiçbir tarihi temeli bulunmadığı gibi son 40-50 yılda yapay olarak üretilmiş çalışmalardır. (Bkz. İsmet Siverekli, Kürt-İsrail İlişkileri, Peri Yayınları, İstanbul, 2005). Hatta bu çalışmalara dayanarak Kürtleri Yahudi olarak nitelendirip hedef gösteren Türkçüler’e ait bazı faşizan yayınlar da ortaya çıkmıştır. (Eşref Günaydın, Yahudi Kürtler, Babil’in Kayıp Çocukları, Karakutu Yayınları, İstanbul, 2003)

Kürdistan Bölgesi’nde tüm etnik ve dini inanç grupları parlamento ile Diyanet İşleri Bakanlığı’nda temsil ediliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yahudi/Musevi topluluklarının Kürdistan’da resmiyette temsil edilmelerinin hiçbir sakıncası olmadığı gibi, temsil de edilmelidir. Bu konuda her türlü temel haklara da sahip olmalılar. Nitekim İslam tarihinde Yahudi/Musevi toplulukları İslam dünyasında Gayr-i Müslim/Zımmi, Ehl-i Kitap zemininde/statüsünde temsil edilmişlerdir. İbadethanelerine ve dini müesseselerine dokunulmamıştır. Mesela; Osmanlı Devleti’nde “Başhahamlık” müessesesi ile temsil edilmişlerdir.

50’li yıllardan itibaren İsrail’e olan göçlerle, Kürdistan’da nüfusları bir hayli azalmış olan Yahudi/Musevi topluluklarının resmiyette  temsili elbette olacaktır. Olmalıdır da.  Ancak bunların Müslümanlar’ın din işleri ile ilgili kurumun içine derc edilmiş olması çok fazla hoş görülebilecek bir durum değildir. Çünkü din farkı var.

Yahudiler ile Kürtler’in ortak bir geçmişi var mı?

Aynı coğrafya da asırlarca yaşamalarından dolayı elbette diyalog, etkileşim sözkonusu olmuştur. Oradaki Yahudi/Musevi topluluklarının ana dilinin Kürtçeleşmiş olması da bunu gösterir. Tabii ki, bu durum başka coğrafyadaki hatta Filistin’deki Yahudi/Museviler için de geçerliydi. Örneğin; Filistin bölgesindeki Yahudiler zamanla konuşma dili hatta yazı dili olarak İbraniceyi unuturlar ve bölgede yaygın olarak kullanılan Arami dilini kullanırlar. Hz. İsa (r.a) döneminde Filistin’de yaygın olarak Arami dili kullanılmış olup, Hz. İsa (a.s)’nın da ana dili Aramca’ydı. Anadolu vs. yerlerdeki Musevi/Yahudi toplulukları içinde aynı durum sözkonusuydu.

Bugün bile İstanbul’daki Musevi topluluğu/cemaatinin anadili çoğunlukla Türkçe olup, artık çok azı Musevi İspanyolcası olan Ladino’yu veya Aşkenazlar’ın günlük kullanım dili olan “Yiddişçe”yi bilmektedir. İstanbul’daki Museviler/Yahudiler İbranice’yi ise İsrail’den gönderilen özel öğretmenler marifetiyle kendi azınlık okullarında öğrenebilmektedir.

Dolayısıyla, Kürdistan coğrafyasında asırlarca yaşamış olan Musevi/Yahudi topluluklarının anadilinin Kürtçe olması, Kürtlerle aralarında soy bağı olabileceğinin göstergesi olamaz.

Alevi olmasına rağmen, IŞİD bombacıları bu şehirden çıkıyor. Bunun altında yatan temel nedeni anlatabilir misiniz?

Bölgede Kürdistan’da çok büyük bir gençlik potansiyeli bulunuyor. Dicle’nin doğusunda PKK gençlik üzerinde çok etkin hale geldi. Adeta bir hakimiyet tesis etti. Daha Batı’da Fırat boylarında yaşayan Kürtler arasında PKK öteden beri çok daha az etkin ve bu bölgeler artık daha dindar bir çizgide. Bu bölgedeki gençlerin yönlenebileceği moderate dindar yapılar kalmadı. AK-Parti ise henüz gençlik üzerinde yeterli bir etkiye sahip değil. Yanısıra, iktidar partisinin etkili bir gençlik teşkilatı da bulunmuyor.

Dindar/Dini grup ve cemaatlere gelince çoğu, son on senedir dinamik gençlikle bağlarını büyük oranda koparmış durumdalar. AK-Parti’ye ve dini cemaatlere/gruplara yönelen gençlerin büyük çoğunluğu artık bir ideal peşinde değil. Yönelimlerini daha çok çıkar ve ikbal kapıları belirliyor. AK-Parti ve cemaatler, idealleri olan ve bu idealleri uğruna fedakarlıkta bulunacak olan gençlik gruplarına verebilebilecekleri hiçbir araca sahip değiller. Ve onlara hitap edemiyorlar. İdealler peşinde olan ve bu uğurda fedakârlığı göze alan gençler de,  kılavuzları olmadığı için kendilerini dipsiz bir maceraya sürükleyecek yapılanmaların cazibesine kapılıyorlar.  Bu yüzden Kürt gençliği PKK ile IŞİD gibi iki aşırı uç arasında paylaşılma aşamasında. Oysa ki, her iki militan/siyasi yapılanma gençlerin tüm geleceğini karartıyor. Ama, idealize edilmiş/ideolojik hedef sunmaları ve bunları sloganlarla süslemeleri bu gençleri heyecana getirip cezbediyor. Adeta tuzağa düşürüyor.

AK-Parti ve cemaat /grupların büyük çoğunluğu gençleri harekete geçirecek, dinamizm katacak ruh ve heyecandan maalesef uzak. İdeallerinden bir hayli uzaktalar. Birçok siyasi ve sosyal yapıda çıkarlar örgüsü ve sermaye toplumsal merkeze oturmuş durumda . Bu da , idealleri ve ideolojileri ön plana alan gençlere hiç cazip gelmiyor. Dini cemaatlerin büyük çoğunluğu artık İslami bir heyecan, bu yönde dava idealine de büyük oranda sahip değiller. Dindar kitleleri, dindar gençleri heyecana getirip cezbedemiyorlar. Bu da, sonuçta büyük oranda PKK ve IŞİD’a yarıyor. Bu yüzden IŞİD Avrupa’daki gençlik arasında dahi ciddi rağbet bulabiliyor. Avrupa’da yaşayan Alevî Kürt gençlerinden bile IŞİD’e katılanlar var.

Türkiye’nin IŞİD’i desteklediģi iddiaları hakkında fikriniz nedir?

Türkiye, IŞİD’in ilk ortaya çıktığı dönemlerde ciddi bir bocalama içine girdi. Hükümet değil, ancak bazı dini gruplarda  da sempati  oluşturup, taraftarlar edindi ve hatta ilkin bunların söylem desteğini de aldı. Sonra tablo netleşmeye başlayınca bu sempati ve destek çok büyük oranda söndü. Bundan dolayı hiç alakası olmasa da dindarların çoğu, özellikle PKK’nın propagandası ile töhmet altında bırakıldı. Tüm dindarlar, çoğu karşıt olmasına rağmen,  çoğunlukla IŞİD yanlısı olmakla suçlanıyor. Ben kendim bile en başından IŞİD’e karşı kesin tavır alıp, aleyhte bir düzine makale yayınlamış olmama karşın bu konuda PKK’nın kara propagandasına maruz kalmaktan kurtulamadım.

Yeni “çözüm sureci” nasil ve kiminle yürüyecek, yaşanan olaylar hakkında ne düsünüyorsunuz?

2011 ‘de başlayan çözüm süreçlerinde en ciddi problem örgütün ve siyasal uzantılarının müzakerelerde tek muhatap haline gelmesiydi. Oysaki, örgüt ve uzantılarıyla, militanların silahlarını bırakıp evlerine dönmeleri, cezaevlerinin boşaltılması ve Öcalan’ın ev hapsi gibi konular müzakere edilebilirdi. Ancak, bunun yerine büyük tablo, Kürt sorununun her şeyi bunlarla tek muhatap olarak müzakere edildi. Diğer yapılanmalar ve temsil odakları tümüyle dışarıda bırakıldı. Devlet tarafından tek muhatap alınmak sorunun tüm uzanımlarının onlarla müzakere edilmesi örgüt ve uzantılarına güç üzerine güç kattı. Bölge ve bölge insanı adeta vesayetleri altına girdi. Örgüt ve uzantıları büyük bir güç zehirlenmesine maruz kalarak çıtayı artık hiç müzakere edilemeyecek bir yüksekliğe taşıdılar.

Müzakere zemini bırakılmadı. 7 Haziran seçimlerindeki tablo bunu pekiştirdi. Seçimin hemen akabinde, çözüm sürecini fırsat olarak kullanıp şehirlerde yapılanmasını büyük oranda tamamlayan KCK ya da YDG-H  yayınladığı, belli kurumlara gönderdiği bildirilerle ateşkesi ve çözüm sürecini fiilen sona erdirdi. Bu bildiriler adeta savaş ilanı niteliğindeydi. Sonrasında gelişen olaylar bugünkü tabloyu çıkardı.

Bundan sonra eğer çözüm süreci yürütülecekse, sürekli devlet eliyle büyütülmüş, güçlendirilmiş örgüt ve uzantıları yerine, tüm Kürt halkı muhatap alınarak, muhatap kabul edilerek yürütülmeli. İktidar bu sorunu daha az zorluklarla çözme niyetindeyse, masanın karşı tarafına da kendini koyarak çözme yöntemine başvurmalı. Kürt sorununu ve kimliğini içselleştirerek, benimseyerek barışçı bir çözüm yöntemi benimsenmeli. İktidar/AK Parti Türk tarafı, muhatap alınan PKK ve uzantıları masanın Kürt tarafı olarak durduğu, algılandığı müddetçe bu sorun asla barışçı bir çözüm yoluna girmez.

Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani’nin Türkiye ziyareti ve Türk bayrağının yanına konulan Kürdistan  bayrağı konusu neyi işaret ediyor?

Barzani ailesinin, daha Şeyh Ahmed Barzani, Şeyh İsmail Barzani ve Molla Mustafa Barzani dönemlerinde Türkiye ile daha yakın/sıcak temas arzu ve çabasında olduğu bilinmektedir. Bu durumda, son dönemlerde ciddi adımlar atıldı. Sanırım atılmaya da devam edecektir. Böyle bir bağ ve alakanın, yakınlaşmanın artışı çok önemli ve kesinlikle devam etmeli. Hatta daha sağlam temellere istinad ettirilmeli. Bu ziyaret ve bayrak olayı, Türkiye’nin, zamanında dayatılan yaklaşık yüzyıllık ulus-devlet acı tecrübesinin sona ermekte olduğuna bir işaret ve ulus-devletten “ortak devlet” anlayış ve anayasasına geçişe belki de kapı aralayacaktır.
 

 

 

PORTRE / Müfid YÜKSEL

Bitlisli bir ailenin çocuğu olarak Muş’ta doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji Bölümü’nden 1991’de mezun olup, yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. 1995-2001 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Başkan Danışmanı olarak çalıştı.

Birçok gazetede köşe yazıları yayınlanan Yüksel’in “Kürtler” ve “Bektaşilik” üzerine yazdığı  çok sayıda makale var. İngilizce, Arapça, Farsça ve Kürtçe bildiği diller arasında. Ayrıca İbranice ve Yunanca üzerine de çalışmaları var.

“Kürdistan’da Değişim Süreci”, “Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin”, “Bektâşîlik: Ve Mehmed Ali Hilmî Dedebaba” ve “İslamsız Kürdistan Hayali Ve Orta Doğu” adlı kitapları yayımlanmıştır.  “Ana Hatlarıyla Alevîlik ve Bektâşîlik” adlı çalışması ise devam ediyor.




Bu haber 1500 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI